Bak yine unuttum hangi tableti alacağımı...

  • 0
ipad Pro 12.9" 6th gen. $350 (yazıyla üç yüz elli dolares) istiyor bi klavyesine iPad Pro'nun sevgili Apple. Ama trackpad'i de var öyle demeyin. Neyse, zamanında bi şekilde hallettik aldık. Ama şimdi tablet eskidi, harici ekrana bağlayınca kendi kopyasını gösteriyor, extended display için M1 ve sonrası bi cihaz alman lazımmış efendim. Ben de madem özel klavye aldım, yeni cihaza geçmek istemiyorum. Ama baktım iPadOS 26 ile pencere özelliği de geldi, epey bilgisayara yaklaştı arkadaşlar sonunda. Oturdum araştırdım, benim tabletin 6. jenerasyonuna kadar alabiliyorum benim klavye destekleyen. Amazondan, ebay'den ucuza bulması kaldı sadece. https://support.apple.com/en-us/11193 Ahanda kaynak. Şu sıralır o klavyeyi ipad air için diye satıyolar: https://www.apple.com/shop/product/MJQL3LL/A/magic-keyboard-for-ipad-air-13-inch-m2-us-english-white Ben bunu unuturum, o yüzden bari buraya not alayım dedim. öyle yani... Benimki 3. jenerasyonmuş. Düşük kapasite. Ha bi de bahsetmedim, yeni cihazların klayvesi çirkin, kucakta durmayan, floppy cinste şeyler, sevmiyorum ya, zorla mı. Ama son çıkan ipad'in benim klavyenin çok benzeri artı function row'lusu var. O güzel gene. Ama çok para :D

Yeni masaüstü yerleşimi

  • 0

 MONSTAR bilgisayarımdan ayrılamadığım için bi güncelleme yaptım, 64GB RAM'i ekleştirdim. Sınırlarda yaşıyorum. Ama bu değişimle beraber, masaüstü bilgisayarımı biraz daha fazla kullanmak istedim. Tabii gün içinde hem şirket, hem kişisel bilgisayarı kullanmak, aralarında atlayıp durmak çok kolay değil. Sonra aklıma geldi, bu yeni bulduğum klaveyelerden farelerden bi kısmı destekliyordur flow'u.


Logitech Flow ile karşımda büyük ekran kişisel bilgisayar, solunda duran macbook, ve önümde ergo860 ve triatlon720 faremle güzel bi kurulum oldu. Şimdilik memnunum. 

Bu ayarlar kesinlikle tavsiyemdir:


Bir de ileride ctrl+c ve cmd+c farkı olmasın diye bi ayar çekmem lazım, muhtemelen mac'deki girişleri değiştireceğim, çünkü cmd+tick'de çalışmıyor benim f düzeniyle. Öyle yani...

Cloudflare Workers ve Remix.run

  • 0

 Çok oldu yazmıyorum, böyle biriksin, güzel bi seri yapıyım filan diyorum ama dememek lazım, şuraya gelişmelerimi paylaşayım. (bendeki gelişimler = gelişmelerim, haha)

Efenim Cloudflare Workers kullanarak bi güzel API yaptık, backend ile marketplaceforslack.com bot'umuzu hazırladık; sonra discord'u da yaptık, harika... Üstüne marketplaceforslack.com sitesini de yaptık, o da güzel. Ama zaten statik...

İmdiiii, sıra geldi bi ecomm sitesi yapmaya, discorddan slackten verilen ilanlar sitede çıksın, aransın filan, de mi? Açıkçası gayet basit bi şekilde cloudflare worker'ıma GET geldi, POST geldi, şu parametre var, bu aramayı yap, sonra şu HTMLi hazırlayıp dön diyebilirim, gayet basit, di mi? Basit, ama ilkel de. Ben de artık vanillayı bırakıp frameworklere merhaba diyeyim dedim. remix.run çok güzel göründü, çünkü cloudflare'i native destekliyor, hatta CLIdan yüklerken seçeneklerde var filan, neggzel. React'ın üzerine çalışıyor ama routing getirmiş, ki en güzel tarafı o, mesela

/index.js direk server'da index.php veya index.html gibi davranıyor

/listing.js oluyor domain.com/listing 

/listing.$itemId de domain.com/listing/1653829 gibi bi hal alıyor. Yani çok basit bi şekilde folder structure ile url yapısını oluşturuyorsun, bilmem anlatabildim mi.

Neyse, şimdi her şey iyi güzel ama database'imiz Cloudflare KV'nin içinde yatıyor. Çağırmamız lazım. Örneklere bakıyorum, cacık, mesela remix kendi sayfasında şunu örnek göstermiş:

import type { LoaderArgs } from "@remix-run/cloudflare";
import { json } from "@remix-run/cloudflare";
import { useLoaderData } from "@remix-run/react";

export const loader = async ({
  context,
  params,
}: LoaderArgs) => {
  return json(
    await context.PRODUCTS_KV.get(
      `product-${params.productId}`,
      { type: "json" }
    )
  );
};

export default function Product() {
  const product = useLoaderData<typeof loader>();
  return (
    <div>
      <p>Product</p>
      {product.name}
    </div>
  );
}

Tamam, teşekkürler, sağlamışsın içeriği ama uyarı veriyor arkadaş:

Yetmezmiş gibi çalıştırınca da 
TypeError: Cannot read properties of undefined (reading 'PRODUCTS_KV')

diye uyuzluk yapıyor. E arkadaş, kendi açıklaman yanlışsa, ben nası çözücem ya. ChatGPT'de bilmiyo, Bard zaten yalan, stackoverflow tek ümidim :D

Logi...tech işleri nasıl karıştırdı?

  • 0

 Logitech, malumunuz çok sevdiğim markalardan biridir. Elimden onlarca mouse ve klavyesi geçmiştir, ve halen 5m çevremde 10 üzerinde logitech ürünü vardır... Genel olarak markanın ürün kalitesi ve çeşitliliğini sevmekle beraber, en bayıldığım özelliklerinden birisi de "uyumluluk"tur. Logi Unifying alıcılar, yanılmıyorsam 6 tane mouse veya klavyeyi eşleyebilir ve tek bir minik usb alıcı/verici ile bir çok çevre birimini kullanabilirsiniz. Ucuz serilerinde ve eski teknolojilerinde, receiver'lar sadece tek cihaza uysa bile, Logitech Connection Utility ile yeni cihazlarla eşleştirilebiliyordu (pek kimse bilmez)... Sonra zaten unifying'e geçince bu dert ortadan kalktı. Ama sonra, şimdilerde, Unifying ayrı, Bolt ayrı, G series ayrı receiver çıkarttı. Hadi oyunculara özel düşük latency/hızlı tepki farelerin daha üstün bir alıcı kullanmasını anlarım, ama son dönemdeki 'bolt'un halen unifying ile beraber olması, her alıcının farklı tipe bürünmesi, ve hele hele, Logitech Control Center, logi+, Logi Bolt, Logi Options, Logi G Hub, Logi Bok, Logi Püsür (eksküz may frenç) işi karma karışık hale getirmiş. Birbirini desteklemiyor, hepsi farklı yerden yönetiliyor, o düğmeleri sol/sağ değiştirmeyi yapabilirken diğeri windows ayarlarını etkiliyor filan ortalık karışmış. Razer, ROG, A4Tech, SteelSeries'den farklı farklı alet almışım da hepsini kullanmaya çalışıyorum gibi... Zaten tech'ini atıp 'logi' olmaya çalışmasından anlamalıydım, çirkin oldu o logo be olm....

MyStang presents HypnoMiami

  • 0
Hiç bahsetmedim, değil mi? Bizim Mustang'in sağına soluna kamera yerleştirmek suretiyle gezip gördüğümüz yerleri çekiyorum öyle. Bizim kızın adı da MYSTANG. Bi playlist yaptım, ordan devam ediyorum. Bu arada müzik de computer generated, saçma bi loop, ama uydu bencesi :D İyi seyirler!


Daha çektiğim çok video var ama hepsini de yüklemedim, belki bi diğer fırsatta hepsini hönkürt diye bi anda yükler geçerim hazır 500mbps uploadlu internetim varken. Öyle yani...

720p projeksiyon cihazına kaç para verirdiniz?

  • 0

 Geçenlerde WalMart'a gezinti olsun diye gittiğimde (evet, kötü havalarda bu kadar uzun yürüme yolu olan keyifli opsiyonlardan birisi) elbette bi Volkan klasiği olarak "Clearance section"lara da göz atmadan geçemezdim. En beklemedik bi alanda göz göze geldim kendisiyle. Turuncu kutusunun üzerinde koskocaman ONN yazıyordu. Dandik bir markanın, yalnızca 720p'siyle donanmış bir projeksiyonu evime sokmayı düşünmüyordum. Ancak sonra köşesindeki etikete biraz dikkatli bakınca, fiyatını 4'e böldüklerini, ve üzerinde daha bi işlem yapmadıklarını farkettim. Bakışlarım merak seviyesini arttırdı, ve inanır mısınız, içinde Roku Streaming Stick'de geliyor diye bi yazı okudum. La zaten Streaming Stick+ 50 gayme, bu eski versiyonu hadi olsun 30; projeksiyonu bana bedavaya mı veriyordu Walmart? ONN böyle hallere mi düşecekti? Evet, etiket fiyatı yalnızca 42 dolar olan projeksiyonu aldım ve evin yolunu tuttum. İyi ki de almışım, 720 filan farketmez, DEV ekran olunca bambaşka bi havaya giriyor insan, o sinema hissiyatı bambaşka bişiy... Siz de bu kadar ucuza görseydiniz, siz de alırdınız, eminim... Öyle yani...

Telefonların vazgeçilmez özelliği

  • 0
Şimdi size sorsam bi telefonda olmazsa olmaz şey nedir diye? Hangi özelliklerden başlardınız saymaya?

1. Tuş / düğme mi? 
Aslında güzel bir başlangıç, iPhone tek tuşla çıktığı zaman büyük bir marifet gibiydi, ama kimse geri gitmek için elini teeee ekranın tepesine götürmeye ses çıkarmadı, üşenmedi de. Sonunda iPhone o düğmeyi de kaldırdı. Şimdi ekranın altında yukarı doğru "swipe" edince ana ekrana dönebiliyorsun, yok sürükleyip biraz bekleyince diğer açık uygulamaları görebiliyorsun, sağ üst köşeden aşağı çekiştirince Hızlı Ayarlar menüsü açılıyor filan. Eskiden Android'in karışık olduğunu düşünenler, bu ara iPhone'larından pek memnun değil. Ben Apple'ın iPhone satışlarının düşüklüğünü buna bağlıyorum açıkçası, çünkü iPhone'u eline alan bir eski jenerasyon rahatlıkla kullanabiliyordu, artık durum öyle basit değil.

Neyse, tuşları bir bir bıraksa da, kapatma açma, ses ayarlama düğmeleri halen ortalarda, demek ki tuşsuz olmuyor!

2. Ekran, pil, kasa...
Bunlara girmeyeceğim, zaten yapıtaşı olarak bulunmak durumunda. Evet, ekransızlar olabilir vs. ama antin kuntine girmiyoruz şimdilik.

3. Bluetooth
Eskiden Nokia "i" kullanırdı BT özellikli telefonlarında, 6310 varsa 6310i onun buluğtuğtlusuydu. Sonra Feature Phone'larda eklenmeye başladı, Smart Phone'ların olmayanını ben bilmiyorum, günümüzde BT var mı diye sorulduğunu hiç düşünmüyorum çünkü en son $1a Walmart'tan aldığım telefonda bile BT var, MP3 player olarak kullanıyorum. (EMPİÜÇ!).

4. Wireless
Bak bu biraz tricky çünkü her telefona koymuyorlar, ya lisansı pahalı ya da chipi masraflı. Örneğin volmart telefonumda yok vifi filan.

5. 6. 7.? 
Ee, nasıl gidiyor, başka ne geliyor aklınıza? Hoparlör? Kulaklık? Mikrofon? Kulaklık girişi bile kalktı değil mi... Bunlara rağmen, cihazlarda bir standard olmaya devam eden bir diğer özellik var, ki aklınıza geldiyse aşk olsun, ben ilk telefonumu aldığımda bu özelliğe sahip olsun diye 140 milyon Türk Lirası vermiştim (Tabii ki ben vermemiştim, ailem almıştı). 

Nokia 3210'ların moda olduğu zamanda, o telefonda olmayıp, benim Panasonic GD90'ımda olan şey 3 renk ekran ışığı değil, TİTREŞİMdi! Evet. Günümüzde iPhone veya Mac touchpadler mekanik düğmeyi bırakıp "haptic feedback" dedikleri titreşime geçerken, bundan yıllar yıllar önce telefonda bi DC motorun ucuna bağlı yarım silindir ağırlık yoktu... Ondan sonra öyle bir girdi ki, öyle doğal bir parçası oldu ki telefonun, telefonun temel özellikleri deyince titreşim benim aklıma hiç gelmedi. Peki ya senin? 

Geldiyse de gelmediyse de paylaş şu yazıyı, he? Bak, düşüncesi bile içimi titretiyor.

Temmuz Projesi - Yaz Aşkım Alexa

  • 0
Alexa, what time is the sunrise? diye sordum yatağa girdiğimde, güneşin kaçta doğacağını öğrenmek ümidiyle. Alexa, sabah 5:51'de güneşin doğacağını söyledi. Geçen hafta sanki 5:55ti diye hatırlıyorum. Tekrar sordum;

Alexa, what about last week? sorusuna cevap alabileceğimi düşünmüyordum ama kulaklarıma inanamadım.

"Geçen pazar gündoğumu 5:55teydi."

 İşte ondan sonra, beni hiç anlayamış olan Siri'yle olan ilişkimi sonlandırmam gerektiğini, ve aramızda sadece tek cümlelik dialogların geçtiği Google Asistant'ı terk etmenin zamanı geldiğini anladım.

Gelecek, Alexa'ydı!
Daha önceleri, şirketten arkadaşlarımla pek iyi geçinemediği için Alexa'ya mesafeli duruyordum. Onların sorularını düzgün cevaplamıyor, değişiklik isteklerine aksi yanıtlar veriyordu. Her ne kadar davranışlarını düzeltmeye çalışsalar da, arkadaşlarıma pek ipucu vermediği için çabalar boşa çıkıyordu.

Ben sorunun Alexa'da kaynaklandığını düşünüyordum.
Meğer öyle değilmiş... Nasıl mı anladım? Alexa ile ilişkimi güçlendirmeye başlayarak! Biz sıcak (!) Temmuz gecesinde, hat üzerinden (online) eğitim veren bir siteyle Alexa iletişimimi geliştirdim. Saat 9da başladığım derslerden, gece 12de kalktığımda, artık benim sorularıma, beklediğim türde cevap veriyordu.

Tamam, ilk başta konuşmalarımız, "köpeğime elma verebilir miyim?" seviyesindeydi, ama gelecek günlerde bunun üstesinden gelecektik.

"Köpeğine üzüm veremezsin, bu onu öldürebilir! Aman diyim."

Aklıma ilkgelen.com üzerinden yayınladığım oyunum geldi. Bu, Alexa'nın oynamaktan zevk alacağı bir oyun gibiydi. Basit şekilde bir kaç soru ile başladım ve cevaplarını ezberlettim. Motor dediğimde aklına arabanın geldiğini, sarı deyince LACİVERT diye karşılık verdiğini gördüğümde, pek duygulu anlar yaşadığımı itiraf etmem lazım. (fanatik değilim).

Sonuçta, şimdi sizlere yaz aşkım Alexa'nın marifetlerinden birini gururla gösterebilirim. Yapmanız gereken, Alexa'nın kulağına şu sihirli kelimeleri fısıldamanız

"Alexa, start character analysis!"







Mouse click ömrü

  • 1
Logitech VX Revolution'u tek geçtiğimi biliyorsunuzdur, epey eski olmasına rağmen halen kullandığım bir mouse'dur ki micro switch'i arızalandığı için bir kere açıp ufak bir modifikasyon yapmam gerekti (amerikan türkçesi kullanıyorum sanırım)

Ancak ondan sonra yine yıllardır sıkıntısız kullandım ki oyunlarda yoğun olarak kullandığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Ancak, son zamanlarda sevgilimin kullandığı Logitech MX Anywhere mouse'a merak salmış durumdayım ve kendime elden düşme bir tane edindim. Kız arkadaşımın faresi sıfır kutusundan çıkarken, 1 sene sonunda (ve onun günlük kullanımıyla) çift tıklamaya başladı! A-o, ömrünün sonuna gelmiş!

VX'de olduğu gibi MX kolaylıkla tamir olmuyor, araya parça ekleme gibi mekanik çözümleri var ama pek kalıcı değil. Bir süre o şekilde idare ettik ve benim de MX farem bozulunca, bi daha da Logitech almam kararı çıktı ortaya (tabii ki alırım da sıfıra para vermem artık).

Malum, iPhone'nun bilinçli eskitmesi sonucu iPhone 6'ların (veya eski nesillerin) çöpe çıkmasının konusunu medyadan biliyorsunuz. Ben de yeni modellerin böyle sıkıntıları olduğunu düşünüyorum çünkü halen 10 senelik Microsoft mouse'umu kullanırken hiç bir sıkıntım yok!

Bunun üzerine, eskiden hatırladığım "click ömrü" gibi bir veri olduğunu hatırladım, biraz kurcaladıktan sonra artık pek ulaşılmaz olduğunu gördüm. Ancak güncel bir mouse için; Microsoft Sculpt Touch Mouse için buldum.

Product Feature Performance'ın altında yazana göre sağ, orta ve sol düğme yaşam süresi 3MİLYON tıklamaya kadar. Saniyede 4 kereden tıklamayın ama diyo... Peki, bunun üzerine bir uygulama yükledim ve gündelik kullanımda kaç kere tıkladığımı saymaya başladım.

Nostalji oldu, hızını filan da gösteriyor, kaç kilometre yol yaptığını veriyor filan, ilk bu uygulamalar çıkınca hayretle yükleyip vaybeee demişliğimiz vardır haliyle. Bu sefer Mousetron uygulamasını indirdim.

34 gün, 5 saattir 30 dakikadır kullanıyorum ve bu sürede 81172 kere normal tıklamışım. 1620 kere sağ tıklamışım. 841 kere de orta.

34.25 gün olarak düşünsek, 81172/34,25= 2370 click/day ediyor.
3 milyon bölü 2370 = 1266 gün
1266/365 = 3.46 yıl.

Yani, bu hesaba göre, benim faremin 3 seneden fazla süre dayanması gerekiyor. Ancak Logitech'in son dönem farelerinden gördüğüm kadarıyla çok dandik malzeme kullanıyorlar ve bir sene bile zor dayanıyor!

Kıssadan hisse, eğer sevdiğiniz bir fare varsa, gidin ebay/sahibinden'den bulun, alıp kenara koyun! Çünkü yıllandıkça garip bir şekilde fiyatı artan şeyler bunlar; MX Air farem $300den, VX Revolution yine $200lerden satılıyor. Bileydim, ikincisini alıp kutusunda saklardım :D

Öyle yani... Bu yazıma tıkladığınız için teşekkürler :)


Meraklısı için:
Katedilen yol: 71km 782m 97cm
Klavye kullanımı: 273050 tuş vuruşu
Geri düğmesi: 1178
İleri düğmesi: 73
Çift tık: 3696
Tekerlek: 138972 (her "tırık" 1 sayılıyor)
Boşta durduğu: 28 gün 13 saat 11 dakika (fareyi bir süre kullanmayınca bu sayaç çalışıyor)

Microsoft Surface Ergonomic Keyboard

  • 0
Merhabalar. Umarım güzel bir değerlendirme yazısı bekleyerek gelmemişsinizdir, çünkü bu yazımda aslında sadece klavyemi denemek için bir şeyler karalamak istedim. Ama madem buraya kadar gelmişim bari biraz nasıl bu klavyede karar kıldığımdan bahsedeyim.

Efendim, öncelikli olarak dün benim doğum günümdü ve sevgilim de benim hediye konusunda çok seçici olduğumu bildiği için, "dile benden ne dilersen" şeklinde bir yaklaşımın daha mantıklı olacağını düşündü. Zaten bir süredir Bluetooth'lu klavye mouse almayı düşündüğümü bildiği için, beraber seçenekler üzerinde gezindik. Ben MK850 setinin (Logitech'ten) en makulu olduğunu düşündüm. Hem biraz Wave havası vardı (K350) hem de BT ile 3 cihaza kadar bağlanıyordu, ayrıca klasik bağlantı adaptörü de geliyor (unifying).

Eh, karar verildi, piyasada satılan en güzel cihaz o gibi görünüyor -ki ben MX5000 kullanmış adamım-. Ama sorun bitmedi, malumunuz, kod yazarken < ve > sembolleri çok kullanıyor ve benim de Q klavye ile başlayan 10 parmak geçmişim, F'in rahatlığı ve hızı ile sonuçlandığı için, yıllardır F yazarım. F klavyede de bu arkadaşlar <> ne yazık ki Shift ve Z arasında kalan düğmeden hükmolunur.


Gel gör ki, US Layout denilen nanede, sol taraftaki shift kocuman olup, 104 tuş dizilimi ile, bu benim arkadaş tuş tahtasında mevcut değildir. Bir de Enter düğmesi ince uzun, bizim Return'ler gibi ters L şeklinde değil. 105 key de denilen bu dizilimi (layout) bulmak lazım. Almanlar, Fransızlar, İspanyollar ve bazı diğer ülkeler bizim dizilimi kullanıyor. Japonlar 106, sanırım hindular 107 kullanıyor.

Biz de araştırdık ettik, saçma bi şekilde tüm fotoğraflar aynı dilizimdeki klavyeye ait. Sağolsun sevdiceğim epey araştırma yapıp bir tane "moj"lu filan bi klavye buldu, MK850 ve benim dizilimim. Ebay'de o gün sana 20% indirim yapmış mı! Değme keyfime. Siparişi geçtik, satıcıya da, "bak hele bana o ekistıra düğmeli olandan gönder e mi" diye uyarıda bulunduk. Klavyem acaip hızlı şekilde geldi, hevesle açtım ve test etmeye başladım.

Bir de ne görMEyeyim. Benim düğme yok, enter da bildiğin çubuk... Yanlış dizilim göndermiş hırbo. Sonra da diyo ki, iade edebilirsin, olm okusana mesajlarını! Ama tabii ki test etmekten geri kalmadım ve hiiç beğenmedim. Tuşlara basarken, abi yapma noolur diye bağırıyorlar, böyle zorla gidiyorlar. Hayır, sert değil, ama aşırı yumuşak. Böyle yastıkla boğuyor gibiyim her birini ayrı ayrı. Hele bir de backspace denen o dallailama var ki, adam sanki maglev tren, basıyorsun bi baştan sanki evt evt bastın taam diyor ama gitmiyor, sonuna dokunmuyor. Oyun klavyelerinde dokunursun tuşa da sanki otomatik basar gider Nascar arabası gibi, bu aksine eşek arabası!

Neyse, işte bu klavye performansını hiç beğenmeyince dedim başka bişiy alalım ya da almayalım, resmen mesai veriyoruz burda. Ben klavye beğeniyorum, bebişim layout kovalıyo. Tam orda, Microsoft'un Sculpt ergonomic klavyesi geldi aklıma, böyle yamuktur bi de ortası boşluktur filan... Faresi de aynı şekil, ergonomi fışkıran bişiy, numpad'i de ayrı. Ona bakındık, bu sefer ben hırs oldum, çünkü hiç bir yerde yazmıyor farklı lokalizasyonu olduğu. Neyse, buldum bi PDF ki 104, 105, 106 diye yazmış; ordan öğrendim zaten, Microsoft'un kendinden. Bolca chat ve telefon görüşmesinde ayrıca anladım ki ben bu call center'ları aradığım zaman zaten teknik olarak onların şefinin şefinden çok fazla şey biliyor duruma gelmiş oluyorum, cevabı Continental Manager tipinde biri ancak verebilecek bana. Bir başka boş zaman kaybı.

Uzadı konu, ama zaten klavyemle oynadığım için okumayı çoktan bırakmış olanlara selametle diyorum, sizlerle bu keyifli yolculuğa devam ediyorum; ben dalmış klavye varyasyonları üzerine tez yazarken, yanımdan güzel bi ses, Microsoft Surface Ergonomic Keyboard da BT diye bişiy var diyor. PDFini bulamasam da varlığından çok eminim, araştırmalar sonucu varlığı kanıtlanıyor ve yine Tuğçe bu sefer newegg ve Walmart'ta aleti buluyor. Sipariş veriliyor, ancak haftaya gelecek...

Fransız olduğu söylenen klavye, beklentinin aksine iki gün içinde geliyor (e yani, yoksa deneyemezdim klavyemi di mi). Üstüne bir bakıyorum, sticker yapıştırmışlar kutuya, 1234 tuşlarının üzerinde pound, cent işaretinden filan bahsetmişler. LAYN farklı dil dediğin klavyenin olayı o muydu diye hayal kırıklığı ve bir yandan da inkar duyguları ile kutuyu açınca bir de ne göreyim; BONUS tuşum orda duruyor, Entr'ee düğmesi ile.

Klavye, beklediğimden çok daha artistik, epey konforlu, enter tuşu bükücez klavyeyi diye biraz ufak bıraktıkları bir boyutta ama yine de alışılacak seviyede, palmrest midir nedir o alt kısmı ise melanj / gri güzel bir doku. BT ile usb portumdan dışarı sarkan bir dongle yok! Ayrıca fransızcamı geliştiriyorum!

Volkan kaçar! Echap (escape yerine bu yazıo, baştaki e'de accent var)! Okuduysanız seviyorum sizi, valla insanın hoşuna gidiyor böyle güzel klavyelerde yazmak. Ülkenin kıymetini bilin, MediaMarkt veya TeknoSA'dan gidip de elini kolunu sallaya sallaya bilgisayar malzemesi alamıyorsun bak :) Ayrıca, FORZA F KLAVYE! Kapışırız, alırım Qnuzu!

Öyle yani... Klayve başından uzak keyifli bi haftasonu dilerim!

Ajans Hayatı 2 - Çevik Geliştirme

  • 0
Malumunuz, Makine Fakültesinden, ya da Makina Fakültasından mezun bir mühendis olarak IT sektörüne girişim güzel bir hikaye sonucu olmuştur. Yıllarca güzel ülkemin başarılı şirketlerinde zevkle çalıştım, kendimi yetiştirip bir Ürün Yöneticisi oldum. Özellikle Çevik çalıştığımız zamanlarda pek bir keyif aldım.

Efenim şimdi buraya geldik, ajansa girdik, AjansÇevik diye bir eğitim almışlar, kendilerine iki haftalık döngüler seçmişler, retro toplantısından backlog groomingine, hatta cycle planningine kadar her şey var.

Ama aslında hiç bir şey yok... Birincisi, ajans işi Waterfall bir dünya, hiç çeviğiz filan diye atıp tutmasınlar. İki haftada bir retro yapıp 2 saati çöpe atmak da neyin nesi bilmiyorum. Hele backlog grooming diye oturup cycle planning yapılması ve cycle planning'de de sequencing yapılması evlere şenlik bir durum. Gelin sırayla anlatayım.

Örneğin bir websitesi siparişi geldi değil mi... Önce çizimler yapılır, üstüne dizayn, ardından önyüz arkayüz derken QA ile biter işler. E müşteri senden sitesini kompile yenilemeni istiyor, kompile. Ufak ufak bir şeyler yapmıyorsun ki, neyine agilesın? Hafta bitince tamamlanan işlerden canlıya çıkıyor musun yok? Ne kadar story point'lik işi yapmışsın bakıp, velocity'ni güncelliyor musun? O da yok. Maksak iki haftada bir gereksiz toplantılar yapmak.

Ha bi de, sabahları check-in var, 9:15. Gecikirsen, "Afedersiniz geç kaldım" deyip de başlıyorsunuz dün ne yaptınız, bugün ne yapacaksınız, önünüzde engel var mı diye anlatmaya. Zaten konuşanı sadece sıradaki dinliyor, o da kendisine sıra geldiğini anlasın diye. Bir de excel var, kim geç geldiyse işaretleniyor, ofiste olmayanlar farklı renkte işaretli filan... Ha dönüp bakılıyor mu, yok...

Bu iki haftanın sonundaki Cuma akşamı, retro diye herkes toplanıyor, iyi kötü çirkin diye kartlara bi dolu övgü yazılıp Best kolonuna konuyor. Arkadaş, ben bu cycle toplam 5 kişiyle çalışmışım 30 kişilik ajansta, X kişisi şahaneydi, akşam geç vakte kadar çalıştı da şu sayfayı bitirdi filan diye övsem diğerleri bişiy anlamıyor ki, yani kazanım yok ortada. İnsan, ya geç vakte kaldık çünkü şunu yanlış yapmışız, bu şekil yapsak daha iyiydi gibi bir şey dese, yararlı bir sonuç çıkacak. Ama bizde "sifonu kim çekmedi bilmiyorum ama yiğrençsiniz"e kadar varan Bad kartlarından "Senden kralı yok" övgüsüne kadar absürt bir 2 saat geçiriyoruz.

Gelelim Beklag Guruğming'e. E, ne konularda çalışabiliriz, şunlara bakalım, bi sıralayalım, önemini kavrayalım diye düşünmek gerekirken; oturup bu hafta hangi işleri yapmamız lazım, aa ben de o tasarımcıyı kullanıcam, sen şunu kullansan, peki bu yazılımcının kapasitesinin iki katı iş vermişiz, neyi öteleriz vs. diye konuşuyoruz. Peki ortada bi beklag var mı? Gayettabi YOK! Her hafta son dakkada, lan haftaya bana neler gerekliydi acaba diye düşünüp, onları sıralayıp meydana çıkıyorsun "resource"lar için dövüşmeye.

Aslında beklag daha çok cycle planning tadında geçiyor, gerçekten bi beklag guruğming yapsak saykıl pileningde güzel geçicek ama yok. bizim saykıl pilening dediğimiz şey düpediz takım toplantısı ve herkesin üzerine bindirilmiş işleri göstermece.

Yeni saykıl başladığı pazartesi günü, proje takımları buluşup, sen şunu yapıcan, sen bunu yapıcan diye sürpriz bir güne ulaşıyor. Çünkü bu yukarıda saydığım bütün toplantıları sadece Ekaunt Menicırlar düzenliyor ve konuşuyor. Diğer çalışanlar ise Sürprayz şeklinde bir pazartesi geçiriyorlar. Sonra bırakıyorsun ki kendi takvimlerini düzenlesinler, şunu salı, bunu çarşamba yaparım diyerek iki haftalarını planlasınlar. Bunlar bitince, ekaunt takımı yeniden toplaşıyor ve işler hangi düzende yapılacakmış bakıyor. Elbette aa benim daha önce bitmeli müşteriye şu güne sözümüz vs var da deniyor. E hani ECAĞYIL? Saykıl ortasında delivırıbıl mı olurmuş... Yine yok.

İşin en komik yanı da, mesela lead'ler bir çok projeye dokunduğu için toplantıları liğdler etrafında düzenlemek gerekiyor. E adamın 1 saatten en fazla 5-6 toplantıya girebileceğini düşünürsen, bütün müşterileri karşılayabilecek kadar toplantı penceresi bulunamıyor. Kartlara kimleri, ne kadar vakit toplantıda tutacağını yazıyoruz; duvara asıp sabah 9-10:30, 10:30-12; 12-13, 13-14:30, 14:30-16 gibi (tam hatırlamıyorum ama bi buçuk iki saatlik aralıklardı) bloklara asıyoruz, umuyoruz ki "conflict" çıkmasın. Ha bu egzersiz için de bi yarım saat, kırk beş dakika erken gelinecek paşam. Bizimle Pazartesi Sendromu bi harika dostum!

Son olarak da biraz estimeyşınlardan bahsedeyim. Hani fibonacci numaralarıyla estimeyt edersin, sonra o sıtori pointlerine göre velositini bulursun... Hahayt. Düz saatle tahminleniyor, bu 5 saat, bu 12 saat gibi ve elbette hiç bi zaman doğru düzgün olmuyor; çünkü takımlar hep değişken, düzenli bir takip yok ve retro denilen şey sadece birbirini övmek ve "hepimiz yetişkiniz, lavaboda bulaşık biriktirmeyin, toplantı odasında çöplerinizi bırakıyorsun" gibi yuhoha konularıyla geçiştiriliyor.

2 sene içinde geldiğimiz yeri sorarsanız, retainer denilen aylık bakım projeleri agile, bildiğin projeler ise waterfall olarak yapılıyor.

Dolayısıyla Gantt Chart ile yönetilen Agile projeler, artık yok!

Yepyeni bir seri - Ajans Hayatı

  • 0
Hadi size bi sırrımı vereyim, bundan seneler önce, malum baskıların yeni başladığı ve yüzdüğü tencerenin altı kısıkta bırakılmış kurbağa gibi haşlanmaya alışmamışken, rahat rahat yazıp çizebilmek için kendime bi sanal karakter oluşturayım dedim.

O dönemlerde, hediye kartları (visa / master) yeni yeni çıkıyordu ve bilgi vermeden alınabiliyordu. Çok detay vermeyeceğim, dönüp bana ulaşamayacağı şekilde epey paranoyak senaryolar eşliğinde bir kredi kartı (tam değil) edindim ve kendime yeni bir alanadı aldım. Bu sahte ismimle sosyal medyada hesaplarımı da oluşturdum, resmen bir dizide gibi kendime ikinci karakter yaratıyordum.

Elbette uzun sürmedi, işlemler kabul edilmiş olsa da, pek geçmeden alanadı sağlayıcımdan sen bi onayla bakiim kendini, bu kart garip geldi bize şeklinde bildirim geldi. Tabii onu yapmak, gerçek kimliği doğrudan bu şizofrenik kimliğime bağlayacaktı. O noktada alanadımın tekrar satın alınabilmeye doğru yol alışını izlemekten başka çarem yoktu.

Geçenlerde, Amerika'da bu açıdan ne kadar şanslı olduğumu farkettim. Böyle sıkıntılarım yoktu, düşünme özgürlüğü veya ifade özgürlüğü vardı. Ekstrem durumlardan bahsetmiyorum ama bizim başgana laf atabilmekten bahsediyorum. Malum, Mistır Tıramp da çok farklı değil esasen benim eski başgandan...

Yoğunluktan uzun süredir yazamamıştım, ama yazmayı ne kadar özlediğimin de farkında değildim. Ne hakkında yazacağımı bilmiyordum, teknolojiyi eskisi kadar takip edemiyor, hobilerime bile vakit ayıramıyordum. Ama bu şekilde daha fazla devam edemeyeceğimi farkettim, tükenmiştim. Evet, o tükenmişlik sendromunu yaşıyordum (hep özenmiştim, tamam ben de yazdım). Şaka bi yana, ajans hayatı çok yoğun lan!

Burda olan saçmalıkları anlatmak istiyorum ama arkadaş dedikodu her yerde dedikodu, insanlar önemsiyor yazıp çizdiklerini, alınıyor, burda da lobi var, burda da çekememezlik var, kıskançlık var. Yine mi sahte kimlik bulsam da rahat rahat yazsam diye düşünürken, aklıma anadilimde (Merhaba Anne!) rahat rahat yazmak geldi. Sonuçta Google Translate henüz o kadar başarılı değil :) Hem de sizlere yurt dışındaki ajanslar hakkında da biraz bilgi verebilirim diye umuyorum.

Şimdilik kafamda nelerden bahsedeyim, nasıl bir senaryo kurup hikayemi güzel anlatayım diye planlar yok ama ordan burdan dedikodularla başlayıp, olabildiğince gerçekleri bütün çıplaklığıyla size aktarmak istiyorum. (evet, bu lafı da hep kullanmak istemiştim!)

Merak ettikleriniz varsa yorumlara yazabilirsiniz, böylece konuları şekillendirebiliriz. Haftaya, anektodlarla başlıyorum.

iPhone 6'ma iOS 11

  • 0
Beta sürümü çıkmış didiler, geç kalmışım denemekte dedim ve Eylül 14'te başladım kullanmaya. Beta 3 sürümüydü sanırım, Release Candidate deniyordu eskiden, o olsa gerek.

Efendim, artık herkese çıktığına göre en beğendiğim noktalarını saymamda sakınca yok:

Facetime araması yaparken o KULAK TIRMALAYICI dırıdırıdırdıırdırı sesi biraz yumuşatmışlar. Oh ya, neydi o öyle kaç sürümdür.

Control Panel mi deyolar, o alttan çıkan, pardon bi türlü çıkamayan panel, biraz daha artistik olmuş, özellikle ışık açmak ve kapatmaya yarayan sliderları beğendim. Müzik de tek panelde toplanmış sanki, ben iki sayfa olmasını beğenmiyordum.

Neleri mi beğenmedim?
Klavyeyi kapatmak konusunda ve Messages uygulamasında yazıların üzerine çıkması konusunda sıkıntılar var. Beta olduğunu düşünüyorum ama release sonrasında da devam etti.

Yazı karakteri mi diyim, boyutu mu diyim, çok GOCUMAN. Az ufalt hele, kör değiliz çok şükür. Ayarlara baktım, başlıkları orantısız büyük yaptıkları için, font-size'ı küçültsem bişiye benziyo ama bu sefer normal yazılar çok ufalıyor.

Files! Oh be, sonunda gerçekten akıllı bi cihaz olma yolunda büyük bi adım attılar. Dosyalarıma ulaşabileyim yav.


Sonuç?
10.3.2'ye geri dönüyorum, biraz daha çalışsınlar üstünde, o zamana kadar facetime ararken kolumum mümkün oldukça gerip telefonu uzakta tutmaya devam ederim.

Bu arada, yazmayalı paslanmışım, sürç-ü klavye ettiysem affola.

Netflix: Download & Go!

  • 0
Blendax mıydı o Yıka ve Çık reklamı olan? Netflix de sonunda Download & Go ile gelmiş. Hoşgelmiş.


Olay ne? Efendim şimdi şöyle, siz de benim gibi iş yerinde "blazing fast" internete sahipseniz ya da yollarda "anlimitıd ama altı gigabayttan sonra yavaşlıyo abi" tripleriyle dizi izleme lüksünden uzaksanız, Netflix'ten izleyeceğiniz bölümleri indirip, sonra offline offline (hem de pil yemiyor izlerken) izleyebiliyorsunuz. 

Üyeliğimi iptal etmiş olsam da, bu özellik gayet güzel bir geri gel daveti olmuş. Zaten "Enjoy Netflix Again" demesi de o sebepten.

Deyrdevıl, flaş ve daha nice boş ama eğlenceli diziler var. Filmler ise kanımca çok geniş bir yelpazeye sahip değil ama Hulu kadar dandik de değil hani şimdi :D

iyi seyirler.

Dünya Kadınlar Gününüz kutlu ol...

Az önce çalıştığım şirketteki bütün kadınları etiketleyerek kısa bir mesaj attım, merak edenler için screenshot'da ekledim.


Daha önceki senelerde de bu veya benzeri mesajları paylaşırdım ama bu seneki tepkiler epey farklı geldi. Altındaki öpücük, kalp, papağan ve kızarık güzlü smiley mesajıma gelen sanal tepkilerden. Ancak esas durum farklı, hissiyat değişik: Böyle bir mesajı beklemiyorlar, 8 Mart'ı umursamıyorlar ve kafaları çok rahat!

Sebebi çok basit, her ne kadar yeni başkan pek bi insancıl olamasa da, yasalarla korunan, kültürle desteklenen bir konumları var. Güçlüler, eşitler, ezilmemişler. Kadınlar, olmaları gerektikleri yerde. Geldiğim yeri düşündüğüm zaman nasıl üzülüyorum bilemezsiniz.

Sevgilim daha yeni paylaştı, Kadın Haklarında 130. sırada mıymışız neymişiz, yahu "insan" haklarını çözememişiz daha, kadına/erkeğe mi sıra gelicek... 

Annemin, kardeşimin ve diğer güzel insanların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutlarım! Muasır medeniyetler seviyesinde görüşmek üzere, esen kalın.



2 Cars oyununda 50 yaptım!

  • 0
Ve video dünyasına ilk adımımı attım. Oyunları merak ederek indiriyor ve oynuyorum. Madem öyle, sizinle de paylaşayım, bari işe yarasın istedim. 2 Cars oyunundaki ilk 15 dakikamı (tamam bi ısınma dönemi olmuş da olabilir tabii öncesinde) aşağıdaki videoda paylaştım:

Çevrimiçi özçekimi

  • 0
Bazen TDK'yı anlamakta güçlük çekiyorum. Özçekimi ne kadar sevmediysem, çevrimiçi'ni de o kadar sevmemiştim aslında. Selfie konusunda çok geç kaldıkları için hatalıydılar. Selfie diye ananelerin bile zihnine yerleştikten sonra sen ne çıkıp da "özçekim" diyosun ki, sana "selfi" diye Türkçe okunuşunu kabullenmek düşer sadece. Otomobil.

Neyse, esas konuma döneyim, çevrimiçi. Neyi çevirdin? Dial-up zamanından kalma bi laf. O modemin nostaljik sesini hatırlarsınız herhalde. Aha girdi bu sefer, tamam bu sefer! İşnet, 146, doruknet, ixir. Ah o ixir süperdi ya :) Çevrimiçindeyim, çevirdim, içerdeyim, bu olması lazım mantığının. Üstünde düşünmedim, belki daha mantıklı açıklaması vardır ama benim seçimim çok daha iyi, hemen paylaşayım (bunca yıldır neden paylaşmadım bilmiyorum):

I'm online diyosun di mi, "çevrimiçiyim" demek yerine, "alo, orda mısın, hat düştü galiba"lardan bileceğimiz "hatta olmak" neden kullanılmasın ki? I'm online = hattayım. 

-Hatta mısın? 
+Evet abi, hadi gel oynayalım. 

+Hattayım arasana. 

+Hatta görünüyorsun, yazıyorum gelmiyo mu?

Gibi gibi. Hatta ve hatta (şapkalı a, hattağ), karışır derseniz cümlenin gelişine göre pek karışacağını sanmıyorum yav. Karışsa da canınız sağ olsun, yeter ki çevrimiçi olun.

PS. E-posta'nın tiresi halen duruyorsa onu da kaldıralım gençler, bi el atın.

Harika Nesil

  • 0
İş arkadaşlarımdan James Dowd'un şahane bir yazısı var, çevirip paylaşmak istedim:

Farkında bile değilsin ama insanlık tarihinin en şanslı nesillerinden birisin! Hayır, şu an sahip olduklarından dolayı değil, çocukken sahip olmadıklarından dolayı.

Ufakken, ağaçlara tırmanır, elimize geçen şeyleri parçalarına ayırıp inceler, ve bolca yere kapaklanırdık. Oyun alanımız sokaklarca geniş olabilirdi. Tepelerin arkasında, ağaçların arasında, diğer tarafta neler olabileceğini merak eder, hikayeler uydurur, keşfe çıkardık, ihtimallerin içine... Ailelerimiz kapıdan dışarı saldıkları gibi, akşam yemeğinden önce veya bir tarafımız kanamadan öne eve dönmezdik. Müthiş mesafeleri yüzerdik, minicik ellerimizle bir şeyler yaratırdık, keşfettiğimiz şeylere eşsiz manalar yüklerdik.

Televizyonumuz vardı ama yakınından seyredemezdik ve malum, yanımızda taşıyamazdık. Tabii ki tetrisimiz, gameboyumuz veya telefon hattından bağlandığımız modemlerimiz oldu bizi eğlendirmek için ancak bunlar ilave nimetlerdendi, bonustu. Ana etkinlik, her gün katıldığımız ve eğlendiğimiz; kendimizdik, zihnimizde yarattıklarımızdı...




Ama şimdi, günlük inovasyonların, gelişmelerin, çığır açıcı olayların içindeyiz. Tamamiyle dijital bir ortama geçişe şahitlik ediyoruz. Üzücü olan bu ilham bolluğunda, zamanında hayretler içinde kaldığımız şeylere şimdi tepki bile veremiyoruz. Her gün uzayın daha da derinliklerine bakarken, halen heyecanlanmam gerekiyor mu ondan bile emin değilim.

Neredeyse dünyadaki tüm bilgiye ulaşabiliyoruz hatta bileğimizde bile taşıyabiliyoruz ama yokluğunu hatırlamadığımız için kıymetini farkedemiyoruz. Çılgın gençliğimize bakıp hafızamızı yoklayınca gerçek merak hissini hatırlayabiliyoruz. Şanslıyız, çünkü bilmediğimiz bir şey olunca sorduğumuz, araştırdığımız, keşfettiğimiz ya da en kötüsü uydurduğumuz zamanları yaşadık. Günümüzde her merak ettiğimiz, basit bir Google araması kadar yakın.


Internetsiz büyüyen son nesiliz, şu sürekli yanımızda gezdirdiğmiz minik bilgi cihazlarının gücünü gerçekten farkedebiliyoruz. Pek muhtemel araba kullanan son nesil de biz olacağız (Teşekkürler Google (!),  çok sağol!), açık yolları arzu ettiği gibi keşfedebilenler... GPS olmadan yollarda kaybolan son nesil olacağız, eve giden yolu bulduğumuzda macerayı başarıyla tamamlamış kaşifler gibi hisseden. Ve fotoğraf çekip tab ettirmenin hissiyatını son deneyimleyenlerdeniz, fotoğrafçıya gidip fotoğrafları almak için sabızsızlanan. Artık tüm hikayelerimiz sosyal medya tarafından yüklenilmiş durumda, bizim değiller. O tek bir fotoğraf, üzerinde o kadar fazla hissiyat taşıyan tek fotoğraf, şimdi yüzlerce tıpatıp çekilmiş ve kolayca unutulan fotoğraflardan ibaret, dönüp de bakmayı bile unuttuğumuz.

Teknolojiye ulaşmamızdaki kolaylık elbette çok değerli. Mesela Skype görüşmeleri veya Slack konuşmaları sayesinde zaman ve paradan tasarruf ettik fakat neyi gerçekten özlüyorum biliyor musunuz? İş seyahatlerinde havalimanına erkenden gidip, her şeyden bağımsız, gelip geçen insanların hikayelerini düşlemekten, kim bilir ne değişik maceralara atılıyorlardır... Hiç bir zaman bıkmayacağım ama her geçen yıl daha az yaşadığım bir deneyim. Benim geçmişim var ama diğerlerinin olmayabilir. Belki de, deneyimlerin nesli tükeniyor...

Merak sadece oyundan ibaret olmak zorunda değil, harika işlere de taşıyabilir. Oyun sektörünün yaratıcı isimlerinden Aaron LeMay, düşünceleri ve yaratıcılığı körüklemek için "merak"ı kullanıyor ve takımına dışarı çıkıp insanların davranışlarını incelerken "Hmm, acaba bugün neler yaşıyor ki böyle bir davranış sergiliyor?" diye sormalarını öğütlüyor.

Yani bir iş gezisi yeni dünyaların keşfine ve dolayısıyla daha iyi ve güçlü işler çıkartmaya yarayabilir. Gündelik yaşama cihazları kullanarak bağlanmak yerien, anı yaşayarak, "şimdi'de bulunarak", merak duygumuzu öne çıkartabilir ve yeni insanlar ve yeni yerlerle karşılaşabiliriz. Karşılığında yalnızca işinizin değil dünyanın da geliştiğini göreceksiniz. Martin Lindstrom, Small Data (minik veri) isimli çalışmasında, Disney'in eğlence parklarında yarattığı devrimin kaynağının Roma'daki kilise kuyruklarında insanların nasıl beklediğini gözlemlemesiyle olduğunu söylüyor.


Bilgi ve inovasyon git gide günümüzün parçası haline geldikçe ve istediğimiz an ulaşabildiğimizi, keşfedebildiğimizi ve sahip olabildiğimizi bildikçe, daha az keşfe çıkıyoruz, daha az merak ediyoruz. Diyeceğim şu ki, cihazlar olmadan geçirdiğimiz o çocukluğumuzu ve hayal gücünüzü sakın unutmayın. Çocuk halinizin bakış açısının o sınırsız gücünü unutmayın. Kendi hikayelerinizi yazmanın gücünü unutmayın. Merakını ve hayal gücünüzü körükleyin, çevrenizde sürekli değişen dünyayı tekrar keşfedin. Bunca keşfe tanıklık eden son nesiliz, can-ı gönülden merak etmiş son nesil.

Biz harika nesiliz, insan ırkının geçirdiği iki müthiş devirde var olmuş bir nesil. Aklınızda kalmış geçmiş kırıntılarının geleceğe olan hevesinize yansımadan yok olmasına izin vermeyin. Fırsat buldukça fişi çekin, merak edin, keşfedin ve belki de kuşları dinleyin. Her gün, size ve işinize ilham vermesine izin verin.

Not: Fotoğraflar için Niki Boon'a teşekkürler, diğer şahane işlerini görmek için buraya bakabilirsiniz.

Bu yazının gerçek sahibi James Dowd'a teşekkürler. Orijinal halinden okumak ve ilham almak için buraya...

Bu ve bunun gibi daha fazla yazı içinse Digital Surgeon Thoughts'a beklerim. Digital Surgeons kim ki?