Microsoft Surface Ergonomic Keyboard

  • 0
Merhabalar. Umarım güzel bir değerlendirme yazısı bekleyerek gelmemişsinizdir, çünkü bu yazımda aslında sadece klavyemi denemek için bir şeyler karalamak istedim. Ama madem buraya kadar gelmişim bari biraz nasıl bu klavyede karar kıldığımdan bahsedeyim.

Efendim, öncelikli olarak dün benim doğum günümdü ve sevgilim de benim hediye konusunda çok seçici olduğumu bildiği için, "dile benden ne dilersen" şeklinde bir yaklaşımın daha mantıklı olacağını düşündü. Zaten bir süredir Bluetooth'lu klavye mouse almayı düşündüğümü bildiği için, beraber seçenekler üzerinde gezindik. Ben MK850 setinin (Logitech'ten) en makulu olduğunu düşündüm. Hem biraz Wave havası vardı (K350) hem de BT ile 3 cihaza kadar bağlanıyordu, ayrıca klasik bağlantı adaptörü de geliyor (unifying).

Eh, karar verildi, piyasada satılan en güzel cihaz o gibi görünüyor -ki ben MX5000 kullanmış adamım-. Ama sorun bitmedi, malumunuz, kod yazarken < ve > sembolleri çok kullanıyor ve benim de Q klavye ile başlayan 10 parmak geçmişim, F'in rahatlığı ve hızı ile sonuçlandığı için, yıllardır F yazarım. F klavyede de bu arkadaşlar <> ne yazık ki Shift ve Z arasında kalan düğmeden hükmolunur.


Gel gör ki, US Layout denilen nanede, sol taraftaki shift kocuman olup, 104 tuş dizilimi ile, bu benim arkadaş tuş tahtasında mevcut değildir. Bir de Enter düğmesi ince uzun, bizim Return'ler gibi ters L şeklinde değil. 105 key de denilen bu dizilimi (layout) bulmak lazım. Almanlar, Fransızlar, İspanyollar ve bazı diğer ülkeler bizim dizilimi kullanıyor. Japonlar 106, sanırım hindular 107 kullanıyor.

Biz de araştırdık ettik, saçma bi şekilde tüm fotoğraflar aynı dilizimdeki klavyeye ait. Sağolsun sevdiceğim epey araştırma yapıp bir tane "moj"lu filan bi klavye buldu, MK850 ve benim dizilimim. Ebay'de o gün sana 20% indirim yapmış mı! Değme keyfime. Siparişi geçtik, satıcıya da, "bak hele bana o ekistıra düğmeli olandan gönder e mi" diye uyarıda bulunduk. Klavyem acaip hızlı şekilde geldi, hevesle açtım ve test etmeye başladım.

Bir de ne görMEyeyim. Benim düğme yok, enter da bildiğin çubuk... Yanlış dizilim göndermiş hırbo. Sonra da diyo ki, iade edebilirsin, olm okusana mesajlarını! Ama tabii ki test etmekten geri kalmadım ve hiiç beğenmedim. Tuşlara basarken, abi yapma noolur diye bağırıyorlar, böyle zorla gidiyorlar. Hayır, sert değil, ama aşırı yumuşak. Böyle yastıkla boğuyor gibiyim her birini ayrı ayrı. Hele bir de backspace denen o dallailama var ki, adam sanki maglev tren, basıyorsun bi baştan sanki evt evt bastın taam diyor ama gitmiyor, sonuna dokunmuyor. Oyun klavyelerinde dokunursun tuşa da sanki otomatik basar gider Nascar arabası gibi, bu aksine eşek arabası!

Neyse, işte bu klavye performansını hiç beğenmeyince dedim başka bişiy alalım ya da almayalım, resmen mesai veriyoruz burda. Ben klavye beğeniyorum, bebişim layout kovalıyo. Tam orda, Microsoft'un Sculpt ergonomic klavyesi geldi aklıma, böyle yamuktur bi de ortası boşluktur filan... Faresi de aynı şekil, ergonomi fışkıran bişiy, numpad'i de ayrı. Ona bakındık, bu sefer ben hırs oldum, çünkü hiç bir yerde yazmıyor farklı lokalizasyonu olduğu. Neyse, buldum bi PDF ki 104, 105, 106 diye yazmış; ordan öğrendim zaten, Microsoft'un kendinden. Bolca chat ve telefon görüşmesinde ayrıca anladım ki ben bu call center'ları aradığım zaman zaten teknik olarak onların şefinin şefinden çok fazla şey biliyor duruma gelmiş oluyorum, cevabı Continental Manager tipinde biri ancak verebilecek bana. Bir başka boş zaman kaybı.

Uzadı konu, ama zaten klavyemle oynadığım için okumayı çoktan bırakmış olanlara selametle diyorum, sizlerle bu keyifli yolculuğa devam ediyorum; ben dalmış klavye varyasyonları üzerine tez yazarken, yanımdan güzel bi ses, Microsoft Surface Ergonomic Keyboard da BT diye bişiy var diyor. PDFini bulamasam da varlığından çok eminim, araştırmalar sonucu varlığı kanıtlanıyor ve yine Tuğçe bu sefer newegg ve Walmart'ta aleti buluyor. Sipariş veriliyor, ancak haftaya gelecek...

Fransız olduğu söylenen klavye, beklentinin aksine iki gün içinde geliyor (e yani, yoksa deneyemezdim klavyemi di mi). Üstüne bir bakıyorum, sticker yapıştırmışlar kutuya, 1234 tuşlarının üzerinde pound, cent işaretinden filan bahsetmişler. LAYN farklı dil dediğin klavyenin olayı o muydu diye hayal kırıklığı ve bir yandan da inkar duyguları ile kutuyu açınca bir de ne göreyim; BONUS tuşum orda duruyor, Entr'ee düğmesi ile.

Klavye, beklediğimden çok daha artistik, epey konforlu, enter tuşu bükücez klavyeyi diye biraz ufak bıraktıkları bir boyutta ama yine de alışılacak seviyede, palmrest midir nedir o alt kısmı ise melanj / gri güzel bir doku. BT ile usb portumdan dışarı sarkan bir dongle yok! Ayrıca fransızcamı geliştiriyorum!

Volkan kaçar! Echap (escape yerine bu yazıo, baştaki e'de accent var)! Okuduysanız seviyorum sizi, valla insanın hoşuna gidiyor böyle güzel klavyelerde yazmak. Ülkenin kıymetini bilin, MediaMarkt veya TeknoSA'dan gidip de elini kolunu sallaya sallaya bilgisayar malzemesi alamıyorsun bak :) Ayrıca, FORZA F KLAVYE! Kapışırız, alırım Qnuzu!

Öyle yani... Klayve başından uzak keyifli bi haftasonu dilerim!

Ajans Hayatı 2 - Çevik Geliştirme

  • 0
Malumunuz, Makine Fakültesinden, ya da Makina Fakültasından mezun bir mühendis olarak IT sektörüne girişim güzel bir hikaye sonucu olmuştur. Yıllarca güzel ülkemin başarılı şirketlerinde zevkle çalıştım, kendimi yetiştirip bir Ürün Yöneticisi oldum. Özellikle Çevik çalıştığımız zamanlarda pek bir keyif aldım.

Efenim şimdi buraya geldik, ajansa girdik, AjansÇevik diye bir eğitim almışlar, kendilerine iki haftalık döngüler seçmişler, retro toplantısından backlog groomingine, hatta cycle planningine kadar her şey var.

Ama aslında hiç bir şey yok... Birincisi, ajans işi Waterfall bir dünya, hiç çeviğiz filan diye atıp tutmasınlar. İki haftada bir retro yapıp 2 saati çöpe atmak da neyin nesi bilmiyorum. Hele backlog grooming diye oturup cycle planning yapılması ve cycle planning'de de sequencing yapılması evlere şenlik bir durum. Gelin sırayla anlatayım.

Örneğin bir websitesi siparişi geldi değil mi... Önce çizimler yapılır, üstüne dizayn, ardından önyüz arkayüz derken QA ile biter işler. E müşteri senden sitesini kompile yenilemeni istiyor, kompile. Ufak ufak bir şeyler yapmıyorsun ki, neyine agilesın? Hafta bitince tamamlanan işlerden canlıya çıkıyor musun yok? Ne kadar story point'lik işi yapmışsın bakıp, velocity'ni güncelliyor musun? O da yok. Maksak iki haftada bir gereksiz toplantılar yapmak.

Ha bi de, sabahları check-in var, 9:15. Gecikirsen, "Afedersiniz geç kaldım" deyip de başlıyorsunuz dün ne yaptınız, bugün ne yapacaksınız, önünüzde engel var mı diye anlatmaya. Zaten konuşanı sadece sıradaki dinliyor, o da kendisine sıra geldiğini anlasın diye. Bir de excel var, kim geç geldiyse işaretleniyor, ofiste olmayanlar farklı renkte işaretli filan... Ha dönüp bakılıyor mu, yok...

Bu iki haftanın sonundaki Cuma akşamı, retro diye herkes toplanıyor, iyi kötü çirkin diye kartlara bi dolu övgü yazılıp Best kolonuna konuyor. Arkadaş, ben bu cycle toplam 5 kişiyle çalışmışım 30 kişilik ajansta, X kişisi şahaneydi, akşam geç vakte kadar çalıştı da şu sayfayı bitirdi filan diye övsem diğerleri bişiy anlamıyor ki, yani kazanım yok ortada. İnsan, ya geç vakte kaldık çünkü şunu yanlış yapmışız, bu şekil yapsak daha iyiydi gibi bir şey dese, yararlı bir sonuç çıkacak. Ama bizde "sifonu kim çekmedi bilmiyorum ama yiğrençsiniz"e kadar varan Bad kartlarından "Senden kralı yok" övgüsüne kadar absürt bir 2 saat geçiriyoruz.

Gelelim Beklag Guruğming'e. E, ne konularda çalışabiliriz, şunlara bakalım, bi sıralayalım, önemini kavrayalım diye düşünmek gerekirken; oturup bu hafta hangi işleri yapmamız lazım, aa ben de o tasarımcıyı kullanıcam, sen şunu kullansan, peki bu yazılımcının kapasitesinin iki katı iş vermişiz, neyi öteleriz vs. diye konuşuyoruz. Peki ortada bi beklag var mı? Gayettabi YOK! Her hafta son dakkada, lan haftaya bana neler gerekliydi acaba diye düşünüp, onları sıralayıp meydana çıkıyorsun "resource"lar için dövüşmeye.

Aslında beklag daha çok cycle planning tadında geçiyor, gerçekten bi beklag guruğming yapsak saykıl pileningde güzel geçicek ama yok. bizim saykıl pilening dediğimiz şey düpediz takım toplantısı ve herkesin üzerine bindirilmiş işleri göstermece.

Yeni saykıl başladığı pazartesi günü, proje takımları buluşup, sen şunu yapıcan, sen bunu yapıcan diye sürpriz bir güne ulaşıyor. Çünkü bu yukarıda saydığım bütün toplantıları sadece Ekaunt Menicırlar düzenliyor ve konuşuyor. Diğer çalışanlar ise Sürprayz şeklinde bir pazartesi geçiriyorlar. Sonra bırakıyorsun ki kendi takvimlerini düzenlesinler, şunu salı, bunu çarşamba yaparım diyerek iki haftalarını planlasınlar. Bunlar bitince, ekaunt takımı yeniden toplaşıyor ve işler hangi düzende yapılacakmış bakıyor. Elbette aa benim daha önce bitmeli müşteriye şu güne sözümüz vs var da deniyor. E hani ECAĞYIL? Saykıl ortasında delivırıbıl mı olurmuş... Yine yok.

İşin en komik yanı da, mesela lead'ler bir çok projeye dokunduğu için toplantıları liğdler etrafında düzenlemek gerekiyor. E adamın 1 saatten en fazla 5-6 toplantıya girebileceğini düşünürsen, bütün müşterileri karşılayabilecek kadar toplantı penceresi bulunamıyor. Kartlara kimleri, ne kadar vakit toplantıda tutacağını yazıyoruz; duvara asıp sabah 9-10:30, 10:30-12; 12-13, 13-14:30, 14:30-16 gibi (tam hatırlamıyorum ama bi buçuk iki saatlik aralıklardı) bloklara asıyoruz, umuyoruz ki "conflict" çıkmasın. Ha bu egzersiz için de bi yarım saat, kırk beş dakika erken gelinecek paşam. Bizimle Pazartesi Sendromu bi harika dostum!

Son olarak da biraz estimeyşınlardan bahsedeyim. Hani fibonacci numaralarıyla estimeyt edersin, sonra o sıtori pointlerine göre velositini bulursun... Hahayt. Düz saatle tahminleniyor, bu 5 saat, bu 12 saat gibi ve elbette hiç bi zaman doğru düzgün olmuyor; çünkü takımlar hep değişken, düzenli bir takip yok ve retro denilen şey sadece birbirini övmek ve "hepimiz yetişkiniz, lavaboda bulaşık biriktirmeyin, toplantı odasında çöplerinizi bırakıyorsun" gibi yuhoha konularıyla geçiştiriliyor.

2 sene içinde geldiğimiz yeri sorarsanız, retainer denilen aylık bakım projeleri agile, bildiğin projeler ise waterfall olarak yapılıyor.

Dolayısıyla Gantt Chart ile yönetilen Agile projeler, artık yok!

Yepyeni bir seri - Ajans Hayatı

  • 0
Hadi size bi sırrımı vereyim, bundan seneler önce, malum baskıların yeni başladığı ve yüzdüğü tencerenin altı kısıkta bırakılmış kurbağa gibi haşlanmaya alışmamışken, rahat rahat yazıp çizebilmek için kendime bi sanal karakter oluşturayım dedim.

O dönemlerde, hediye kartları (visa / master) yeni yeni çıkıyordu ve bilgi vermeden alınabiliyordu. Çok detay vermeyeceğim, dönüp bana ulaşamayacağı şekilde epey paranoyak senaryolar eşliğinde bir kredi kartı (tam değil) edindim ve kendime yeni bir alanadı aldım. Bu sahte ismimle sosyal medyada hesaplarımı da oluşturdum, resmen bir dizide gibi kendime ikinci karakter yaratıyordum.

Elbette uzun sürmedi, işlemler kabul edilmiş olsa da, pek geçmeden alanadı sağlayıcımdan sen bi onayla bakiim kendini, bu kart garip geldi bize şeklinde bildirim geldi. Tabii onu yapmak, gerçek kimliği doğrudan bu şizofrenik kimliğime bağlayacaktı. O noktada alanadımın tekrar satın alınabilmeye doğru yol alışını izlemekten başka çarem yoktu.

Geçenlerde, Amerika'da bu açıdan ne kadar şanslı olduğumu farkettim. Böyle sıkıntılarım yoktu, düşünme özgürlüğü veya ifade özgürlüğü vardı. Ekstrem durumlardan bahsetmiyorum ama bizim başgana laf atabilmekten bahsediyorum. Malum, Mistır Tıramp da çok farklı değil esasen benim eski başgandan...

Yoğunluktan uzun süredir yazamamıştım, ama yazmayı ne kadar özlediğimin de farkında değildim. Ne hakkında yazacağımı bilmiyordum, teknolojiyi eskisi kadar takip edemiyor, hobilerime bile vakit ayıramıyordum. Ama bu şekilde daha fazla devam edemeyeceğimi farkettim, tükenmiştim. Evet, o tükenmişlik sendromunu yaşıyordum (hep özenmiştim, tamam ben de yazdım). Şaka bi yana, ajans hayatı çok yoğun lan!

Burda olan saçmalıkları anlatmak istiyorum ama arkadaş dedikodu her yerde dedikodu, insanlar önemsiyor yazıp çizdiklerini, alınıyor, burda da lobi var, burda da çekememezlik var, kıskançlık var. Yine mi sahte kimlik bulsam da rahat rahat yazsam diye düşünürken, aklıma anadilimde (Merhaba Anne!) rahat rahat yazmak geldi. Sonuçta Google Translate henüz o kadar başarılı değil :) Hem de sizlere yurt dışındaki ajanslar hakkında da biraz bilgi verebilirim diye umuyorum.

Şimdilik kafamda nelerden bahsedeyim, nasıl bir senaryo kurup hikayemi güzel anlatayım diye planlar yok ama ordan burdan dedikodularla başlayıp, olabildiğince gerçekleri bütün çıplaklığıyla size aktarmak istiyorum. (evet, bu lafı da hep kullanmak istemiştim!)

Merak ettikleriniz varsa yorumlara yazabilirsiniz, böylece konuları şekillendirebiliriz. Haftaya, anektodlarla başlıyorum.

iPhone 6'ma iOS 11

  • 0
Beta sürümü çıkmış didiler, geç kalmışım denemekte dedim ve Eylül 14'te başladım kullanmaya. Beta 3 sürümüydü sanırım, Release Candidate deniyordu eskiden, o olsa gerek.

Efendim, artık herkese çıktığına göre en beğendiğim noktalarını saymamda sakınca yok:

Facetime araması yaparken o KULAK TIRMALAYICI dırıdırıdırdıırdırı sesi biraz yumuşatmışlar. Oh ya, neydi o öyle kaç sürümdür.

Control Panel mi deyolar, o alttan çıkan, pardon bi türlü çıkamayan panel, biraz daha artistik olmuş, özellikle ışık açmak ve kapatmaya yarayan sliderları beğendim. Müzik de tek panelde toplanmış sanki, ben iki sayfa olmasını beğenmiyordum.

Neleri mi beğenmedim?
Klavyeyi kapatmak konusunda ve Messages uygulamasında yazıların üzerine çıkması konusunda sıkıntılar var. Beta olduğunu düşünüyorum ama release sonrasında da devam etti.

Yazı karakteri mi diyim, boyutu mu diyim, çok GOCUMAN. Az ufalt hele, kör değiliz çok şükür. Ayarlara baktım, başlıkları orantısız büyük yaptıkları için, font-size'ı küçültsem bişiye benziyo ama bu sefer normal yazılar çok ufalıyor.

Files! Oh be, sonunda gerçekten akıllı bi cihaz olma yolunda büyük bi adım attılar. Dosyalarıma ulaşabileyim yav.


Sonuç?
10.3.2'ye geri dönüyorum, biraz daha çalışsınlar üstünde, o zamana kadar facetime ararken kolumum mümkün oldukça gerip telefonu uzakta tutmaya devam ederim.

Bu arada, yazmayalı paslanmışım, sürç-ü klavye ettiysem affola.

Netflix: Download & Go!

  • 0
Blendax mıydı o Yıka ve Çık reklamı olan? Netflix de sonunda Download & Go ile gelmiş. Hoşgelmiş.


Olay ne? Efendim şimdi şöyle, siz de benim gibi iş yerinde "blazing fast" internete sahipseniz ya da yollarda "anlimitıd ama altı gigabayttan sonra yavaşlıyo abi" tripleriyle dizi izleme lüksünden uzaksanız, Netflix'ten izleyeceğiniz bölümleri indirip, sonra offline offline (hem de pil yemiyor izlerken) izleyebiliyorsunuz. 

Üyeliğimi iptal etmiş olsam da, bu özellik gayet güzel bir geri gel daveti olmuş. Zaten "Enjoy Netflix Again" demesi de o sebepten.

Deyrdevıl, flaş ve daha nice boş ama eğlenceli diziler var. Filmler ise kanımca çok geniş bir yelpazeye sahip değil ama Hulu kadar dandik de değil hani şimdi :D

iyi seyirler.